8 Ekim 2010 Cuma
Dadafon - Slow day
Bu sadece sakin bir geceye taşınmakta olan, sakin bir gün.
Ne yaptığının bir önemi yok.
Her şey aynı kalıyor.
Kediler uyuyarak avunuyorlar, köpekler havlamıyorlar.
Bu sadece sakin bir geceye taşınmakta olan, sakin bir gün.
Hiçbir şey yok, hatta ölüm bile.
Bu belki de sakin bir geceye taşınmakta olan,
Sakin bir günü beklemekten daha fazlası.
Suların aktığını bile duymazsın.
Duvarlar orada ayaktalar ve kapılar açılmıyor.
Bu sadece sakin bir geceye taşınmakta olan, sakin bir gün.
Yağmur henüz durdu.
Siren seslerini hiçbir yerden duyamıyorsun.
Saatinin pili bitmiş.
Çakmağının gazı dahi yok.
Bu sadece sakin bir geceye taşınmakta olan, sakin bir gün.
Bu aslında sakin bir geceye taşınmakta olan, sakin bir günü beklemekten daha fazlası.
***[Sanki yarın asla gelmeyecekmiş gibi,
Geldiğindeyse, her şey aynı saçmalıkta olacak...]***
Fromm'u gördüm bugün! - 2 -
FROMM:
Çağdaş insan için çalışmanın ne anlama geldiğini tartışırken bu durumu örnekleyen bir olayı şöyle ele almıştık: durup dinlemeden etkinlik gösterme isteğinin, yalnızlık ve kaygıdan kaynaklandığını görmüştük. Bu çalışma zorlanımı, insani güç gerektirdiği kadar çalıştığı, ayrıca kendi kişilik yapılarındaki güçlerle yönlendirilmediği diğer kültürlerdeki çalışma tutumundan farklıydı. Günümüzde, tüm normal insanlarda, aynı çalışma itkisi bulunduğundan, durumun usdışı özelliği kolayca gözden kaçabiliyor. Normal kişi için öznel kişilik işlevi, uygulama açısından kendisi için gerekli olanlara uygun davranmasına yol açarken, ona, yaptığı etkinlikten dolayı psikolojik bir doyum vermektedir.
İnsan, toplumsal koşullara uyarlanmakla, kendisinde zorunlu olduğu şekilde hareket etme isteği uyandıran özellikler geliştirir. Belli bir toplumdaki insanların çoğunluğunun kişiliği –yani toplumsal kişiliği- bireyin bu toplumda yerine getirmek zorunda olduğu nesnel yükümlülüklerle uyarlanmışsa, insanların enerjileri, onları o toplumun işlenmesi için kaçınılmaz üretici güçler haline getirecek kalıplar içinde biçimlendirilir. Örneğin, çağdaş sanayi dizgemiz, enerjimizin çoğunun çalışmak yönünde akıtılmasını gerektirmektedir. İnsanlar yalnızca dışsal gereksinimler yüzünden çalışıyor olsaydı, yapmak zorunda olduklarıyla yapmak istedikleri arasında pek çok sürtüşme meydana gelecek ve bu onların verimliliğini azaltacaktı. Ne var ki, kişiliğin toplumsal gerekliliklere dinamik uyumuyla, insan enerjisini sürtüşmeye neden olmak yerine özgül gereksinimlere uygun şekilde davranma eğilimi oluşturacak şekilde biçimlenmiştir. Dolayısıyla çağdaş insan böylesine çok çalışmak zorunda bırakılmamış, psikolojik önemi çerçevesinde çözümlemeye çalıştığımız o içsel çalışma zorlanımına kapılması sağlanmıştır. Ya da açık yetkelere boyun eğmek yerine, onu herhangi bir dışsal yetkeden çok daha etkin bir şekilde denetleyen bir içsel yetke –vicdan ve görev bilinci- geliştirmiştir. Başka bir deyişle, toplumsal kişilik, dışsal gereklilikleri içselleştirir ve böylece insan enerjisini, belli bir ekonomik ve toplumsal dizgenin yükümlülüklerine uygun şekilde kullanır. Bu durum bir kişilik yapısında bir kez gelişti mi, bu gereksinimlere uygun her davranış, hem psikolojik açıdan hem de maddi başarı açısından doyurucudur. Bir toplum bireye bu iki doyumu aynı anda verebildiği sürece, ruh-bilimsel güçlerin, toplumsal yapıyı sağlamlaştırması söz konusudur. Ama er geç bir çatlak oluşur. Yeni ekonomik koşulların gelişmesi esnasında da devam eden toplumsal anlayış zamanla yerini yenisine bırakacaktır fakat bu durum tarih sayfaları incelendiğinde görüldüğü üzere oldukça sancılı gerçekleşmiştir.
KENDİNİ BİLMEZ:
Açık yetkelere boyun eğmek yerine içsel yetkelere boyun eğmek… Hepimizin kabul edeceği bir şey vardır: insanın zevk aldığı işte çalışmasından daha güzel ne olabilir ki! Çalışma eyleminin fiziksel zorunluluğunu kabul edip daha önemli boyutta olan psikolojik zorlanmayı bir şekilde sindirme projesidir bu söz. Nitekim çoğu insan zevk alacağı işi hiçbir zaman yapamayacağından, zaten boyun eğdiği fiziksel zorlanın yanında, psikolojik zorlanmaya da kendi içinde razı gelmeye çalışacak ve bu durum toplum içinde ‘ateşi sönmüş’ insanlar oluşturup yönetilmesi daha kolay gruplar yaratacaktır. Fakat asıl soru, insanın çalışma eylemine bu şekilde adapte olup olmamasının gerekip gerekmediği sorusudur. Yine bununla birlikte sorulması gereken diğer sorular da vardır, bu sorular en baştaki cümleyi kendimize sormamızla kolaylıkla belirebilir.
Açık yetkelere boyun eğmek yerine içsel yetkelere boyun eğmek… İçimizde, yaşamımıza toplumsal alanda yön veren nelerin olduğunu sormaktır bu soru bir nevi. Peki, bu soruyu sorduğumuzda neler buluyoruz içimizde.
Din: insanlara açık şekilde doğruluk yoluna çağırmanın, insanlara “kime göre, neye göre” sorusunu sorduracağı düşüncesiyle belli bir güç yaratıp insanları ona yönlendirmek ve böylece en başta söylediğimiz “kendine uygun yaşanacak dünya yaratmak” isteğiyle örtüşmektedir. Oluşumunu belki böyle masum düşler üzerine kuran dinin asıl yanılsaması daha sonra ortaya çıkacak ve din adına insanları birbirine kırdırıp bundan kendilerine fayda sağlayan insanlar doğacaktır. Lakin yaptıklarıyla içsel huzura ya da psikolojik terimi ile doyuma ulaşmak isteyenler, resmin bütününe bakma gereği duymayacak ve yaşadıklarıyla huzura-doyuma ermekle kendilerini mutlu kılacaklardır. Belki de bu yüzden bir insanın dini inanışı üzerine konuşmak istenildiğinde, konuşmak isteyenin suçlanması ve dinlenmek istenmemesi bu ‘kolay’ doyumun bir nedenidir.
Devlet: dinden daha açık bir şekilde insanları dizginleyip belli bir yola sokmak için üretilmiş bu kavram, savunucuları tarafından “devlet olmasaydı kargaşa olurdu”, “devlet düzeni sağlayıp insanlara yaşama ve özgürlük hakkı tanıyan en yüce öğedir” cümleleriyle dokunulmaz kılınmaktadır. Evet, şüphe yok ki devlet kargaşadan doğmuştur. Örtünüp örtünmemek, içip içmemek, inanıp inanmamak, düşünüp düşünmemek kavgalarını, yani günümüz kavgalarını da düşündüğümüz de hepimizin etrafında kendine benzer bir topluluk görmek istemesi isteği gibi devletlerde belli bir kargaşa ortamında doğmuş olmalıdır. Lakin burada hangisinin yanlış olduğunu kavramamız gerekiyor; kendi isteklerimizle diğerlerinden soyutlanmış bir grup içinde mi yaşamak mantıklı olan yoksa herkesin kendi özünde yaşadığı tek bir dünya mı? Bu biraz ‘Biz’ romanının tek devleti gibi oldu ama burada kastettiğim özgürlükçü dünya. Ama özgürlük dedik mi de bu sefer insanlar devletlerin zaten bize zaten özgürlük verdiğini söyleyecekler. Bu durumda soruyoruz: nedir özgürlük? Özgürlük düşüncelerimizi ve isteklerimizi bir başkasının hakkına müdahale etmeden yaşabilmek midir? Eğer böyleyse dünyanın neresinde insanların özgürce düşünebildiklerini ve istedikleri gibi yaşayabildiklerini söyleyebiliriz ki. Elbette ortalama bir insan için Amerika özgürlükler ülkesi olabilecektir, aynı şekilde Türkiye’nin de olabileceği gibi. Özgür düşünce, özgür yaşam, yazının burasına kadar okunulanlardan anlaşılacağı üzere toplumla etkileşimde olan, yani sosyal bir varlık olan insan yaşamında tam anlamıyla asla yaşanamaz. Lakin her ne kadar bu yönlendirilişlere karşı durulursa o derece özgür bir yaşama kavuşulabilir. Fakat bu sözlerim özgürlük için savaşmak gibi saçma bir anlama gelmiş olmamalı. Çünkü her insan kendi özgürlüğünü yaratır, fakat bu söz bu haliyle oldukça havada kalmaktadır. Açarsak, toplum perdesiyle insanın gözü doğuşundan bu yana hep kapatılmıştır. Bunu açmak insanın kendi elindedir. Biraz anlayışla insan kolayca düşüncelerinin geliştiğini, bakış açısının büyüdüğünü görebilir. Bu durumu da yine etrafından kazanacağı için etrafına farkındalıklı bir yaşam için yeni bakış açıları kazandırmaya yönelik çalışmalara dahil olabilir. Fakat bunun statik bir toplum psikolojisi olmasını önlenmeli daha dinamik hale getirilmelidir. Bu da ancak kişinin, işin içerisine kendi benliğini ortaya koyarak sadece söylencelere inanıp kalmasındansa sahip olduğu düşünceyi kendisi ve etrafı adına pekiştirmesiyle olur. Toplumun bakış açısının büyümesi ise özgürlüğün daha belirgin yaşanması demektir. Fakat aslında özgürlüğün de sonunun olmadığını kendimize itiraf etmeliyiz. Fakat bu itiraf bize şunu söyletmemeli: “insanoğlu sonsuz bir özgürlük içinde başkalarının haklarına tecavüz etmekten geri durmayacaktır; bu nedenle özgürlüğün kısıtlanması ya da kontrol altına alınmasıyla diğerlerinin hakları da korunacak ve insanoğlu sapkınlıktan yolunu şaşırmayacaktır.”
Fromm'u gördüm bugün! - 1 -
Toplumsal kişilik kavramı, toplumsal sürecin anlaşılmasında bir anahtar kavramdır. Dinamik analitik psikoloji anlamında kişilik, insan enerjisinin, insan gereksinimlerinin, belli bir toplumdaki belli varoluş biçimine dinamik bir şekilde uyarlanmasıyla şekillenmiş özgül bir kalıptır. Kişilikse, bireylerin düşünmesini, hissetmesini ve edimlerini belirler. Kendi düşüncelerimiz söz konusu olduğunda bunu anlamak bir anlamda güçtür; çünkü hepimiz düşünmenin psikolojik yapısından bağımsız, yalnız ve yalnız zihinsel bir edim olduğu yolundaki geleneksel inancı paylaşmak eğilimindeyizdir. Ancak bu doğru değildir; düşüncelerimiz, somut nesnelerin deneysel kullanımıyla değil de, ahlaksal, felsefesel, siyasal, psikolojik ya da toplumsal sorunlarla ne kadar çok uğraşırsa, bunun doğruluk oranı da o ölçüde azalır. Düşünme ediminde yer alan tümüyle mantıksal öğeleri saymazsak, bu düşünceleri, büyük ölçüde, düşünen kişinin kişilik yapısı belirler. Sevgi, adalet, eşitlik, özveri gibi tekil kavramlar için olduğu gibi, bir kuramsal dizge için de, bir öğreti için de geçerlidir bu. Her bir kavramın ve her bir öğretinin bir duygusal kalıbı vardır ve bu kalıbın kökleri bireyin kişilik yapısında bulunmaktadır.
KENDİNİ BİLMEZ:
Şunu sanırım net bir şekilde görüyoruz; insan çevresiyle etkileşimde bulunan sosyal bir varlık olduğundan, çevresini oluşturan insanların etkilediği bir düşünce yapısına sahip oluyor. Nitekim etrafımızı gözlemlediğimizde keşler, fahişeler, cemaatçiler, eşcinseller, demokratlar, anarşistler vs. diye var olan gruplaşmaların temelde insanın sosyal bir kişiliğe sahip olmasının etkisiyle kendine uygun bir çevre bulma niyetine giriştiğini söyleyebiliyoruz. Ayrıca bu uç örneklerden sıyrılıp sadece şunu bile söylesek: “daha mutlu ve huzurlu bir dünya vs. vs. için insanların aydınlığa varmasını, daha farkındalıklı bir yaşam sürmesini istiyorum ve bunun için bir şeyler yapmak istiyorum.” Bu düşünce aslında şuna uygun düşer: “içinde bulunduğum toplum bana yetmiyor. İnsanlar kör bir şekilde, öğretilenlerle yaşıyor ve ben, kendimi daha rahat hissetmek adına insanlara bir aydınlık sağlamak ve onlarla beraber yaşamak istiyorum.” Fromm’un bahsettiği toplumun genel psikolojisinden sıyrılmış olan bu ‘aykırılar’ toplum psikolojisinin dayatmalarından kurtulmuş da olsalar yine ‘toplum düşüncesi’ kavramını sürdürerek belli bir gruplaşma isteğini gizlice sürdürürler. Lakin yine de insanı etkileyen bu toplumsal psikolojinin ötesinde kişiliğin farklı özelliklerine yani bireyselliğine yöneldiğimizde kavramları anlamada çeşitlilik gösteren bir takım örnekler görüyoruz. Bunlar da Fromm’un açıklamalarıyla:
FROMM:
Örneğin sado-mazoşist kişilik için sevginin ortak bir olumlama ve eşitlik temeline dayanan bir birleşme değil de, ortakyaşamsal bir bağımlılık olduğunu gösterdik; özveri ya da fedakarlık, kişinin zihinsel ve ahlaksal benliğinin ortaya konması değil, bireysel benin daha üstün bir şeye bütünüyle boyun eğmesi anlamına geliyordu; farklılık, eşitlik temelinde bireyselliğin gerçekleştirilmesi değil, güç dengesindeki farklılık anlamına geliyordu; adalet, bireyin doğuştan getirdiği değişmez hakların gerçekleştirilmesi için koşulsuz olarak hak iddia etmesi değil, herkesin hak ettiğine sahip olması anlamına geliyordu; yüreklilik bireyselliğin yetke karşısında kendisini sonuna dek ortaya koyması değil, boyun eğmeye ve acıya katlanmaya hazır olma anlamına geliyordu. Farklı kişilikte iki insanın örneğin sevgiden söz ederken kullandıkları sözcük aynıdır; ama onların kişilik yapılarına göre sözcük tümüyle farklı anlamlar taşımaktadır.
Düşüncelere şekil veren bir coşkusal kalıbın bulunduğu olgusu, son derece önemlidir, çünkü bu, bir kültürün özünün anlaşılmasında anahtar görevi görür. Bir toplumun içinde bulunan farklı toplumlar ya da sınıflarda, belli, özgün bir toplumsal kişilik vardır ve değişik fikirler bu kişilik temeline dayanarak gelişir ve güçlenir.
Örneğin çağdaş insan, yaşamın temel amaçları olarak çalışma ve başarıya ulaşma fikrini, yalnızlığı ve kuşkuları nedeniyle çekici bulmuş ve onu güçlendirmiştir; ama Pueblo Kızılderililerine ya da Meksika köylülerine durup dinlenmeden çalışma ve başarıya ulaşma isteği vermek için ne kadar uğraşsak, dil döksek, boşuna olacaktır. Farklı bir kişilik yapısına sahip olan bu halklar, konuşmacının dilini bilseler, anlasalar da, bu türden amaçları ortaya koyan kişinin neden söz ettiğini bile anlamayacaklardır. Aynı şekilde Hitler ve Alman halkının onunla aynı kişilik yapısına sahip kesimi, savaşların ortadan kaldırılabileceğini düşünen kişinin tam anlamıyla aptal ya da düpedüz yalancı olduğuna içtenlikle inanacaktır. Kendi toplumsal kişilikleri uyarınca, felaketsiz ve acısız yaşam, onlar için özgürlük ve eşitlik kadar anlaşılması güç bir şeydir.
Fikirler, çoğu kez, toplumsal kişiliklerinin özellikleri açısından kendilerini etkilemeyen belli gruplar tarafından bilinçli olarak kabul edilirler; bu fikirler, bilinçli bir inançlar yığını olarak kalır ama insanlar gerektiği anda onlara göre hareket etmeyi başaramazlar. Buna bir örnek, Nazizmin zaferi sırasında Alman işçi hareketinde görülmüştür. Hitler’in iktidara geçmesinden önce Alman işçilerinin büyük çoğunluğu, Sosyalist ya da Komünist Partilere oy verdi ve bu partilerin fikirlerine inandılar; yani, işçi sınıfında bu fikirlerin yaygınlığı son derece genişti. Ancak, fikirlerin ağırlığı yaygınlıklarıyla orantılı değildi. Nazizmin saldırılan, büyük bir çoğunluğu fikirleri uğruna savaşmaya hazır olan bir siyasal muhalefetle karşılaşmadı. Sol partilerin izleyicilerinden çoğu, yetkeleri olduğu sürece partilerinin programlarına inanıyorlardı gerçi ama, tehlike anı geldiğinde çekilmeye hazırdılar. Alman işçilerinin kişilik yapısını iyice çözümlersek, bu görüngünün—kuşkusuz tek değil— bir nedeni ortaya çıkacaktır. İşçilerin büyük bir çoğunluğunun kişilikleri, daha önce yetkeci kişilik diye tanımladığımız türün birçok özelliklerini taşıyordu. Yerleşik yetkeye karşı yerleşik bir saygıları ve özlemleri vardı. Sosyalizmin, yetkeye karşı bireysel bakımsızlığı, bireysel soyutlanma yerine dayanışmayı öne çıkarması, bu işçilerden pek çoğunun, kişilik yapıları gereği, istedikleri şeyler değildi. Devrimci liderlerin yanlışlarından biri, partilerinin gücünü, yalnızca bu fikirlerin yaygınlık oranına göre hesaplamaları ve ağırlıktan yoksun olduklarını göz ardı etmeleriydi.
Bu görüntünün tersine, Protestan ve Calvinci öğretilerin çözümlenmesi, seslendikleri insanların kişilik yapılarında bulunan kaygı ve gereksinimlere yanıt vermeleri nedeniyle, yeni dinin izleyicileri üzerinde etkili birer güç olduğunu göstermiştir. Başka deyişle, fikirler, yalnız ve yalnız, belli bir toplumsal kişilikte önem taşıyan özgül insansal gereksinimlere yanıt verdikleri ölçüde büyük birer güç haline gelebilirler.
KENDİNİ BİLMEZ:
Bu söylenenlerin ardından şunları sıralamakla bir hata etmiş olmayız sanırım: en başta söylediğimiz örnekte de olduğu gibi insan kişiliğindeki farklı noktalardan dolayı ayrışma yaşadığı topluma bağlı kalsa da veya tamamen toplum psikolojisine uygun biçimde yaşasa da kendi bireyselliğini mutlaka koruyacaktır. Toplumu yöneten veya topluma yön veren kesimin düşüncelerini başarıya ulaşması yönetmek istedikleri kesimin bireyselliğine seslenebilmeleriyle gerçekleşebilecektir, Fromm bu noktaya kadar bize bunu detaylıca açıklamıştır. Fakat bu durumda asıl soru şu oluyor: her insanın kendini diğerlerinden ayıran bireysel kimliği varsa bu durumda ‘şekillendirici’ kesimin bu her bireyi ayrı noktalarından tutup yakalaması ve onlara hitap edebilmesi nasıl gerçekleşmektedir? Belki de kişi sosyal insan olmanın zararını burada görmekte ve belli durumlarda toplumsal sıfatını bireyselliğinin önüne koyarak ayrışmaktan kaçınmaktadır. Bunun en güzel örneklerinden birini Dogville filminde görürüz: filmde Grace karakterini canlandıran Nicole Kidman’ın önce bir erkeğin tecavüzüne uğraması sonra bunun ayyuka çıkmasıyla olayın ‘kadın tahrik edicidir’ anlayışıyla sansürlenip bu durumun topluma sonradan dahil olan ‘kadın’ yabancının üstüne yıkılması; ardından erkeklerin ona karşı isteklerini dizginleyemeden gizlice tecavüz etmeleri ve daha sonra gizlenmeye gerek duymadan arzularını, üstelik bu sefer de ona sahip olmayanın dışlanacağı korkusuyla, giderirler. Yani aslında birçok insanın reddedeceği tecavüz olgusunun bir şekilde ‘erkek olmak’ kavramına sığınıp dışlanmamak adına nasıl cebri bir hal alabileceği oldukça net bir şekilde gözler önüne serilmektedir. İnsanoğlu kendi özgül gereksinimlerine yanıt verdiği sürece fikirleri kabul ettiğiyle kalmayıp fikirleri eğer isterlerse kendi özgül gereksinimlerine de uyarlayabilmektedir diyebiliriz bu anlamda.
7 Ekim 2010 Perşembe
Sabahın sessiz fısıltıları (Deneme)

Kadın henüz uyanmıştı fakat erkek uykudaydı. Kadın onu seyre dalmıştı ama içinde bulunduğu ambiyansın etkisiyle hala rüyada olup olmadığı geçti bir an kafasından. Rüzgâr, ayakuçlarından görünen denizin kokusunu, ağaçları yara yara getirip tüm odanın içine yayıyor, insanın içini taze bir doğayla dolduruyor, insanı alışık olduğu dünyada değilmiş gibi olağanüstü kılıyordu. Kadının bu olağanüstülüğe kapılışı erkeğin en pasaklı ama en doğal haliyle son buldu. Ellerini yastığın altına sokmuş, salyası ağzından sızmış, saçları darmadağın, gözleri çapaklı haliyle pasaklı bir bebeği andırıyordu. Kadın ‘rüya’dan bu görüntüyle uyanınca bir an irkilir gibi olmuş, yüzünü buruşturmuştu. Fakat kendine gelmesi çok uzun sürmedi; burası gerçek dünyaydı, mükemmellik hissinin yerini doğallık almaktaydı. Kadın da zaten karşısındaki ‘küçük’ erkeğin bu doğallını sevmekteydi en çok. Onu bu haliyle seyre daldı. Hafif uzamış sakallarını kaşıdı yavaşça. Bebeğini uyandırmaya kıyamayan ama onu sevmekten de kendini alamayan bir annenin görüntüsünü andırmaktaydı bu hali. Ardından yavaşça sokuldu kadın, elmacık kemiğinin üzerine bir öpücük kondurdu küçük erkeğinin. Hafifçe doğruldu, başını sağa çevirdi, koca pencerede adeta bir tablo gibi beliren başı dumanlı yeşil dağı izledi bir süre. Tüm bunlar kalp atışlarını hızlandırmaya yetmişti. Mutluydu, kendini şanslı hissediyordu. Yavaşça kalktı ve yatağı dolanarak banyoya yöneldi. Tahtaların üzerinde gezinen çıplak ayaklarının huzurlu sesini duyarak uyandı erkek. Ona doğru döndü hemen ama kadının arkası dönüktü, çıplak sırtı ve kızıl saçlarıyla karşılaştı gözleri, bundan da pek rahatsız değildi yavaşça uzaklaşmasına izin verdi sesini çıkartmayarak. Kadın da onun uyandığını anlamıştı; yine de dönüp ona bakmak istememişti. Onları izleyen biri olsa bunun kurmaca olduğu hissine kapılırdı; birinin düşüncesine hiç karşı çıkmadan diğeri eşlik ediyordu ama kim kime eşlik ediyor bu hiç belli değildi. Doğanın tarif edilemeyen uyumu; gerçek dünyanın mükemmelliği eksiksiz olmasında değil uyumlu olmasındaydı belli ki.
Kadın banyoya girdi, küveti doldurdu, iç çamaşırlarından kurtulup hızlıca suya attı kendini. Kayarak yavaşça uyum sağladı küvetin şekline. Başını hafifçe yukarı kaldırmış, kulaklarına kadar her yerini suya daldırmıştı. Gözlerini kapamış, bacaklarını yavaşça sağa sola sallayarak dalgalandırdığı suyun içinde bedeninin sesini dinler gibiydi. Sonra kendi düşünceleriyle baş başa kalmaya başladı. Sonra düşünceleri de kovdu başından kendisiyle baş başa kaldı. Yalnızdı, yapayalnız; oysa az önce birçok şeyle beraberdi. Ayaklarının arasından görünen deniz ve ağaçlar, yanında uyuyan erkek, yanında uyanan dumanlı dağ… Hepside ne mutlu hissettirmişti kendisini. Oysa şu an hiçbiri yoktu yanında. Anlam veremedi olan bitene, garip bir melankoliye büründü ruhu. Az önceki dünyadan ne kadar uzak olduğunu hissetti ve az önce kendinden de ne kadar uzak olduğunu. Mutluluk dış nesnelerle içselleştirilen bir olgu mu demekti? Tüm onları göremeseydi ya da hissedemeseydi, kendisinde mutlu olacak bir şey bulamayacak mıydı? Aslında onda rahatsızlık hissini uyandıran şeyin bağlılık duygusu olduğunu kavraması çok uzun sürmedi. Herkes gibi o da özgür bir ruhla gelmişti dünyaya, tek farkı bunu çocukluğundan sonra da saklamayı başarabilmişti; bu özgürlüğü insanoğlu kabul etmez ve toplumsal değerlerle, sistemlerle bir şekilde yutmaya çalışırdı. O da bu isteklere karşı çıkarak bir savaş sürdürmekteydi yıllardır, kendini de bir şeye bağımlı kılmaktan korkmuştu hep. Az önce yaşadığı ‘doğal’ mutluluğun karşısında o kadar kendinden geçmişti ki kendisinden uzaklaşmak korkutmaktaydı şimdi onu. Karşısındakilerin suçu değildi bu korkunun nedeni, onlara kızmaya da hakkı yoktu; peki bunların farkında olmasına rağmen bu korkuyla ne yapacaktı?
Bu esnada erkek tekrar uyku pozisyonunu almış fakat gözlerini yummamıştı. Karşısında yükselen dağı izliyordu o da. Sonra gözleri biraz daha yakınları seyre daldı. Kadının sıcaklığı henüz kaybolmamıştı, kokusunu alabiliyor, başının şeklini hala yastığında belirgin bir şekilde görebiliyordu. Bir iki tel saçı da yastığa adeta uzanmış gibi, düzgünce duruyordu. Bunlardan biri belirgin bir şekilde, esen rüzgâra kafa tutar gibi eğilip eğilip tekrar kalkıyordu. Bir süre onu izledi erkek, ardından verdiği savaşa katlanamayıp savrulacağını düşündüğü saç telini eline aldı. Ayakucunda görünen gökyüzüne ve oradan esen rüzgâra karşı tuttu onu. Sonra bu yaptığından acı duyarcasına bir pişmanlık hissetti. Kendi vereceği bir savaşın sonucuna müdahale etmiş ve onu oradan koparmıştı. Şimdi parmaklarının arasındaydı ama onunla ne yapacaktı, bırakıp rüzgârda savruluşunu mu izleyecekti? Eğer öyleyse onun savaşına müdahale etmesinin anlamı ne olacaktı ve aslında neden bir müdahale isteği duymuştu? Bunu saç teliyle özdeşleştirdiği kadınına yapmış olsaydı ne derin bir pişmanlık hissedeceğini o anda çok daha net kavradı. Kendi istediği yaşam da bundan farksızdı. Birbirlerine yapacakları müdahale hayatın rüzgârına karşı el ele tutunmak olmalıydı en fazla, birbirlerini bir yerlere çekmeye çalışmak değil. Bu düşüncelerin ardından dikkatini tekrar saç teline verdi. Ona yaptığı haksızlığı onu bir yerlerde saklayarak gidermeyi düşündü, cüzdanına koymalıydı belki de. Yine saçmaladığını düşündü. Ona yaptığı haksızlığı, onu kendine saklayarak mı giderecekti? Zaten özgürlüğünü aldığı bu nesneyi iyice kendine hapsederek kendine bağımlı kılmaktan ne elde edecekti? Ne bekleyecekti bağımlı bir yoldaştan? Yoldaşlığın en güzel yanı değil miydi özgürce mücadele etmek? Saç teline bakarak gülümsedi, yavaşça kalktı yataktan ve yatağın hemen önündeki denize açılan balkona çıktı. Balkonun ucundan salıverdi onu, gözleri el verdiğince rüzgâra kapılışını seyretti. Kaybolduğunda o da gözlerini denize yöneltti, yaşamın devamını sağlayan o eşsiz rengin içine bırakıverdi kendini.
Kadın bu bağlılık korkusuyla etrafına bakmaktan yorulduğunu bugün çok daha net hissetmişti. Etrafındaki güzelliklerin üstünü örten kara bir kâbus gibiydi bu korkusu. Kendisiyle yüzleşmek istedi ve bunu gerçekten yüz yüze yapmak, kendi yüzüne bakarak konuşmak istedi. Yakınındaki bir el aynasını aldı, kendisiyle karşılaşmak için ona baktı; fakat ayna buhardan buğulanmıştı, göremiyordu kendini. Öylece bakakaldı bir süre, sonra toparladı kendini ve gülümsedi. Etrafıyla bu çatışma hali aslında en çok kendine ket vuruyordu. Öyle ki dış dünyaya karşı hissettiği bu bağımsızlık isteği kendini iç dünyasına daha çok bağımlı kılıyor, gerçek yüzünü göremeyecek kadar kendinden uzaklaşıyordu. Eliyle aynanın buğusunu giderdikten sonra biraz daha net görünen yüzüne baktı, içten gelen gülümseyişini görünce daha da gerildi dudakları.
Erkek banyo kapısının açıldığını duyunca daldığı mavilikten uyandı. Arkasını döndü, havluya sarılmış bedeniyle gördü kadını. Sevecen bir hal ile bakmaktaydılar birbirlerine, ikisi de az önce birbirinin ne düşündüğünden habersizdi; yine de ikisinin aklından geçen şey aynıydı. Doğanın uyumu, gerçek yaşamın mükemmelliği… Erkek yavaşça elini uzattı, kadın nazikçe tuttu parmaklarından, erkek kendine doğru çekti kadını ve hafifçe belinden tuttu. Kendi bedenini döndürerek yanında durdu kadının. Şimdi ikisi de birbirlerine sarılmış, mavinin derinliklerini seyre dalmış, başka bir dünyada birbirlerine ulaşmaktaydılar.